Kadın Gözüyle Düzce...

Kadın Gözüyle Düzce...
, Kültür Sanat

Zamanın  akışında 'güzelliği' gördüm

Hamamözü Köyü'nden, Güzeldere Şelalesi'ne doğru tırmanan kıvrımlı dar yollar da yüz yıllardır derin vadilere, yayalara, mağaralara, dağlara ev sahipliği yapan kestane, ıhlamur, karaçam, kayın, köknar, meşe, fındık ağaçlarının sessiz dalgınlığına eşlik ederken zihnimde tuhaf sorunlar dolaşıyordu; yirmi asır evvel bu kadim coğrafyada yaşayan insanlar, o mutlak sessizliğin ortasında ne hissediyordu?

Düzce Ovası'ndan Melen  vadisinden geçip Karadeniz’e karışan nehrin  üzerinde kayalara çarptıkça çınlayan çocuksu  sevincimizi hatırladım  evde. Tarihin, tabiatın girdabında  yeni maceralara açılırken yeni bir 'evrim' vardı artık. Baudelaire, gezginlerin  aslında ayrılmak için  gittiklerinden bahsediyor. Kendinden kaçmak mı denir buna, sanmıyorum. Olsa olsa gittiğin yeri 'yuva'  kılan, insanı kendine yakınlaştıran  unutulmaz bir tanışıklık hissidir muhtemelen.

On ikinci yüzyıl Arap filozoflarından İbni Arabi'nin, 'Varlık hareketsiz olursa hiçliğe geri döner' sözün, uzak/yakın  bütün yolculuklarda hatırlamamın  sebebi, gittiğim yerde  karşılaştıklarımla kendimi daha iyi tanıdığımı fark etmem sanırım. Bu gizli prensip, durağanlık içindeki büyük hareketi hissedebilen hemen bütün 'seyyahlar' için az çok geçerlidir.

İnsan zamanın ileriye  ve geriye dönük  ters akışında. üst üste yığılan  farklı kültürlerin ,dillerin, inançların, geleneklerin, yaşam biçimlerinin ışığında  kendine, birlikte yaşadığı topluma ve ait olduğu coğrafyaya daha geniş bir pencereden bakma imkanı bulur.

Doğrusu yaşadığım  şehre  sadece bir buçuk saat uzaklıkta bir kente girerken içe ve dışarıya doğru nasıl bir yolculuk  yapacağımı henüz bilmiyordum.  Azametli güzelliği ve sükunetiyle beni ilk çarpan  tabiatın kudretli  görüntüsü  oldu. Hamamözü köyünden Güzeldere Şelalesi'ne doğru tırmanan  kıvrımlı  dar yollarda yüz yıllardır derin vadilere, yaylalara, mağaralara, dağlara ev sahipliği    kestane, ıhlamur, karaçam, kayın, köknar, meşe, fındık ağaçlarının sessiz dalgınlığına eşlik ederken zihnimde tuhaf sorunlar dolaşıyordu; yirmi asır evvel bu kadim coğrafyada yaşayan insanlar, o mutlak sessizliğin ortasında ne hissediyordu. Nasıl yaşıyorlardı? MÖ 800 yıllarından  itibaren oraya yerleşenler, bir bataklık gibi görünen, henüz Düzce olmamış geniş ovaya baktığında nasıl bir gelecek tahayyül ediyorlardı?

Kahvaltı  ettiğimiz  Bibi'nin yerinden  altımızda  kalan düz  ovaya bakarken  bir kayanın  üzerine vahşi bir karga gibi tüneyip 'varlığın hakikati' üzerine düşünmüşler  miydi mesela? O sırada bulunduğumuz yerden arabayla sadece yirmi dakika uzaklıktaki 'prusikenti as ad Hypium'  antik kenti (üskübus), Hypios  Dağının  güney yamacında  'Hypios Çayı' (Melen Çayı) yakınında bir tepe kurulmuştu. Tunç Çağından beri Helen, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde farklı kültürleri , toplumları  barındırmış  o kadim  coğrafyada, sanki o çok kültürlülüğün temsil etmek  istercesine farklı etnik  kökenlerden  gelenlerin  yerleştiği yüzlerce köy vardı. Osmanlı-Rus Savaşı  sırasındaki zorunlu göçlerde Düzce'ye yerleşen Çerkes,Gürcü,Laz,Boşnak,Abaza,Kürt,Makedon,Rumeli,Arnavut,Tatar,Kırım,Kafkasya göçmenlerinin kendilerine has dillerinin  tınılarını işitir gibi oldum. O vakit Türkiye'nin çok  kültürlü portresini anlatmaya hazırlanan bir yazarı tanımak  ister  gibi baktım Düzce'nin  değişken ifadeli yüzüne.

Üzerimizdeki aydınlık gökyüzü, dağ kekiklerinin acı kokusu,  ağulu orman gülleri, ulu kayınlar, denizin  sonsuzluğuna karışmadan  evvel buluşan çaylar, onların müşfik anası Melen, yosunlu  kayalardan dökülürken huzura davet eden şelaleler; nehrin üzerine  eğilerek kendini seyreden  söğütler, mitolojik hikayeleriyle bilinen Efteni gölünün üzerinden geçen göçmen kuşlar, ormanın eteklerinde salınan nilüferler: hepsi  tabiatla insanı  birlikte kıymetli kılan o mucizevi buluşmanın bozulmaması gerektiğini söylüyordu. İşte o vakit, antik çağlardan  bu yana'Karadeniz'  ismiyle kendisini tanımayanları  ürküten  coğrafyanın içindeki ışıltılı mücevheri gördüm.

Gezip dolaştığım köylerde, avucumu merhametle  sürdüğüm ihtiyar çınarlar, çivi çakılmadan ağacın  marifetiyle yapılmış evler, tarihi Hemşin  Camii, hor görülüp yalnızlığa terk edilmiş antik tiyatronun taş basamakları, müze bahçesinde oyuklarına dokunduğum lahitler, sütunlar, yazıtlar, onların üzerindeki  hayvan figürleri, bakıp iç geçirdiğim 'kandiller'  yolculuğun  sonunda  bana beni de anlat.

Antik kentte  bulunan  ve daha sonra İstanbul Arkeoloji  Müzesi'ne taşınan, M.S. 2.yy'a ait heykel Bereket Tanrıçası  Tyche'yi  tasvir ediyor. Onun o güzelliğin ortasında bulunmasında  bir hikmet, vardır diye mırıldandım dönüş yolunda . Sonra Düzce Ovası'ndan, Melen  Vadisi'nden geçip  Karadeniz'e karışan nehrin  üzerinde  kayalara  çarptıkça çınlayan çocuksu  sevincimizi  hatırladım evde.  Tarihin, tabiatın  girdabında  yeni   maceralara  açılırken  yeni bir 'evim'  vardı artık. Baudelaire, gezginlerin aslında ayrılmak  için gittiklerinden  bahsediyor. Kendinden kaçmak mı kendine  yakınlaştıran unutulmaz bir  tanışıklık hissidir muhtemelen.

Facebook Yorumları

Yorumlar

Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...