Kar'dan Sonra

Kar'dan Sonra
, Kültür Sanat
Bağışlamak için kar yağmasını beklemeyin. Affedin, özgürleşin…

Eleştirmen Yazar - Nermin Alpay

Uzun süren kuraklık yıllarından sonra, pencereden karın yağdığını görünce koşarak dışarı çıktı. Avuçlarını gökyüzüne doğru açarak kar kristallerini yakalamaya çalıştı. Hicran  o kadar uzun sürmüştü ki hafif kemerli burnunun kızarmasına, sakallarının karla kaplanmasına, ellerinin ayaklarının donmasına aldırmadan karın altında saatlerce öylece durdu. Kar bütün gün ve gece boyunca yağdı, ertesi gün de yağdı, daha sonraki gün de yağmaya devam etti, günlerce yağdı… 

 

Sonra bir gün, güneş şehrin tepesine takılıverdi; kar yığınları, pürüzsüz pudra görünümlerini kaybetmeye başladılar, yavaş yavaş geniş delikli süngerlere dönüştüler, beyazları soldu, renksiz bir sıvıya dönüştü… Sokaklardan oluk oluk nehirler halinde kar suları aktı…

 

Öfkesinden, intikam duygusundan kurtulup geçmişine baktığında elinde kalan son kar kristalinin de eridiğini gördü… 

   

Değişim çok daha önceleri başlamıştı. Binlerce yıl biriken, tanımlanamayan, bilinen, yanlış bilinen, bilindiği sanılan, cahilliklerin görülmezliği, bilgeliklerin abartıldığı çağlar ve yanlış zamanlar boyutunda, güneşin ve ayın döngülerine hapsedilen zaman içinde her şey sinsice değişimi tetiklemeye devam etmişti. Değişim; iyi miydi? neye göre iyiydi? Onu iyi yapan neydi? Kötüyse ? Kötü olduğunu kim söylüyordu? Kötü olduğunu bile bile kötünün kötülüğüne kim izin veriyordu? Bir hüküm veren, gören, görmezden gelen, yokmuş gibi davranan, farkında olan kimdi? Olan var mıydı? Varsa gerçekte neredeydi?

 

Önce kim ihanet etmişti? “Yeme!” denileni yemek, yapma denileni yapmak mıydı ihanet? Nasıl ihanet edilirdi? Ne yapılırsa adı ihanet olurdu? Bir kandırmaca mıydı? Biri birilerine kandığında, kandıran mı oluyordu ihanet eden? Saf bir inançla kandırana inanan mı? Peki inanmamak da ihanetin bir parçası mıydı?

Peki ya öfke? İhanetten sonra insanoğlunun ruhunu körleştiren, rüzgarı kasırgalara dönüştüren, var olan her şeyi akılsızlaştıran öfke neyin sonucuydu?

 

Geçmişine baktığında yoğun olarak hatırladığı tek duygu öfkeydi; dibi görülemeyen kuyular kadar siyah, diplerden tepesine akan lavların ateşini hissedemeyecek kadar sıcak öfke!  Avucunda eriyen son kar kristaliyle birlikte, içine yerleşen o karanlık, sonsuza kadar yok olurken; serinlediğini, geriye korkusuzca, öfkesiz ve gözleri açık bakabilmenin dingiliğiyle hafiflediğini fark etti. Artık biliyordu! Kimse suçlu değildi. Kimse O’nu kandırmamıştı. Herkes nasıl görmek istiyorsa öyle algılamıştı. Kendisi de, kendisini kendine göre tanımlamamış mıydı? Öyleyse kızması gereken kimse, ya da birileri yoktu.

 

Akreple, Kurbağanın hikayesinden pek de farklı değildi insanın hikayesi; İlk kez, şimdi adını anımsayamadığı bir Amerikan filminde dinlemişti bu hikayeyi. “ Akrep karşı kıyaya geçirmesi için yalvarır kurbağaya, kurbağa der ki ; -tamam geçireyim geçirmesine de, ya sokarsan beni derenin ortasında,

-aptal mıyım der akrep, seni sokarsam ben de boğulurum.

 İkna olur kurbağa, tam derenin orta yerinde sırtında bir acı,

- ne yaptın sen ! der,

- doğam gereği der akrep çaresiz.”

 

 Yıllar sonra, bu hikayenin Karadeniz’de farklı anlatıldığını öğrenmiş, şaşırmıştı.

 “ Yılan, dostu Tilkiden kendini derenin karşısına geçirmesini ister, Tilki, olmaz der, sen beni boğarsın. Yılan söz verir, tam derenin ortasına gelince, Tilkinin boynunu sıkmaya başlar. Tilki, postunun elden gideceğini anlayınca,yılana:

- ölmeden önce son kez o güzel gözlerini göreyim, der. Yılan inanır ve başını tilkinin

önüne uzatır, tilki anında kafasını koparır, yılanın. “ 

 Sinan, her iki öyküyü de öğrendiğinde; tercih yapma şansı olsaydı, kurbağa mı, yoksa tilki mi  olmayı seçeceğini sordu kendine. Sonra, ömrü hayatında bir kez kurbağa olmadan, tilki olamayacağına karar verdi. Ve bir kez kurbağa olduktan sonra, yılanlardan ve akreplerden  uzak kalmaya çalıştı. Tilki olmaktansa hep korktu. Bir kez tilki olmayı seçerse, kendini sevmekten de vazgeçebilirdi.

 Ve ne yapacağını bilemeden kapattı kendini Sinan,  her şeye, herkese küstü. Küskünlüğü, öfkesini yok edeceğine besledi. Bu hali sonsuza dek sürecek gibiydi… Ta ki, durmaksızın yağan kar, O’na çocukluğunu, saflığını hatırlatana kadar…

 

Son kar da eridiğinde; Sinan çoktan sırt çantasını hazırlamıştı bile. Nereye, nasıl gideceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Kendisi hakkında bildiği tekşey; tercihini akrep, tilki ya da kurbağa olmaktan yana kullanmak istemediğiydi. Yeni hayatlar keşfetmek, farklı coğrafyalarda yeniden doğmak ama ille de iyi insan olmak istiyordu. İyiyi bulmak, çoğaltmak ve bunun olabileceğine dair umudunu çok uzaklara taşımak istiyordu. Bin kere yara alsa da; binlerin içindeki bir için, insanlara ve kendine şans vermek istiyordu. Kapıyı arkasından çekmeden önce, yıllarca küskün, kırgın ve kendine acıyarak gizlendiği evine son kez baktı.

Gökyüzü tepesinde masmavi aydınlığı ve uçsuz bucaklığıyla onu çağırıyordu…

Facebook Yorumları

Yorumlar

Kendin olmak, öfke ve küskünlüğün iyi insan olabilmenin önüne geçmesi, iyiliğe doğru yelken açma üzerine çok güzel ve etkileyici bir deneme.

17.04.2016,feriha

Dergi

Oxijen - Köy Yolları Yamalanıyor
Oxijen - Köy Yolları Yamalanıyor Dergiye abone ol

Yazarlar

Kentli Olmak

Atilla Gösterişli
Atilla Gösterişli21.04.2016

Hukuk Devleti

Av. Sedat ÖZDEMİR
Av. Sedat ÖZDEMİR22.12.2015

Çok Okunanlar

Facebook Sayfamız
Instagram Sayfamız