Av. Sedat ÖZDEMİR
Av. Sedat ÖZDEMİR

Hukuk Devleti

Anayasa , Türkiye Cumhuriyeti  Devletinin, bir hukuk devleti olduğunu kabul etmiştir ( m.2 ). Bu hüküm mutlaktır. Anayasa, ne bir şeyi haber vermekte, ne de bir dileği bildirmektedir, sadece yönetenden bir şeyi yapmayı veya yapmamayı emretmektedir. Yönetene yapması veya yapmaması emredilen, hukuk devleti normuna uygun düzenlemeleri ve uygulamaları yapmasıdır. Gerçekten, madem kanunlar Anayasaya aykırı olamaz, ceza kanunu başta olmak üzere tüm kanunlar ve uygulamaları, Anayasanın koyduğu hukuk devleti ilkesini  sağlamak zorundadır. 

Anayasada hukuk devletinin açık veya örtülü olarak bir tanımı yapılmamış, bir yere göndermede bulunulmamış, bu bilinir sayılmıştır. Böyle olunca, hukuk devletinin tanımını, kapsamını ve sınırlarını doktrinden çıkarmak gerekmektedir. Hukuk devleti, polis veya jandarma devletinin karşıtı olarak doğmuş, günümüze dek kendisine bir çok nitelik eklenmiş, dolayısıyla egemenliği kullananlar, yani idare edenler karşısında bireye, yani idare edilene güvence sağlayan, mükemmel bir hukukî teminat cihazına dönüştürülmüştür. 

Bugün, hukuk devletinden, genel olarak,  bünyesinde insan haklarının yeşerdiği, yerleştiği,  geliştiği ve teminatlı kılındığı toplumsal, ekonomik, siyasal ve hukuksal bir beşerî örgünleşme biçimi anlaşılmaktadır. Ancak, hukuk devletinin esası, ifadesini, kuvvet ve hukuk arasında mevcut bulunan zorunlu bir bağıntıda bulmaktadır. Tarihte, hukuk devleti  fikri, sorumsuz, mutlak idarelerden sorumlu, denetlenebilir idarelere geçişte  Kara Avrupası  hukuk düzenlerinde ortaya konup geliştirilmiştir. Gerçekten, hukuk devleti, hukuken denetlenebilen iktidarların keyfi iktidarların, hukuken sorumlu organların sorumluluğu olmayan organların yerini alması  ve nihayet hukuk düzenlerinde sadece idare edilen kişilerden gelen ihlallere tepkinin değil, aynı zamanda idare eden kişilerden gelen ihlallere tepkinin de düzenlendiği oranda yerleşmiş ve gelişimini sağlamıştır. Bu hukuk düzenlerinde, ihlale tepki olarak müeyyide cihazının tabandan zirveye, yani idare edilenlerden idare edenlere doğru  genişleme eğilimi, en başta polis devleti ile hukuk devleti arasındaki temel bir farkı ortaya koymaktadır. Kuşkusuz, hukuk düzeninin evrimi, ifadesini, müeyyide cihazının kapsamı ve sınırlarının daralmasında değil, ama tam tersine yönetilenden yönetene doğru giderek daha çok genişlemesinde bulmaktadır. Bunun içindir ki, Devletin hukuku bir hukuk düzeninde, teminat, yani müeyyide cihazı ne kadar çok mükemmellik gösterirse, o hukuk düzeni, keyfiliğin karşıtı olarak, o kadar çok hukukî, dolayısıyla o Devlet o kadar çok hukuk Devleti olmaktadır. Böyle olunca, hukuk devleti, sadece kurala kuralın muhatabı idare edenlerin uymaları ve uymamaları halinde uymalarının zorla sağlaması değildir, aynı zamanda kural koyanın kendisinin de, yani her düzeyde idare edenlerin de konan kurala uyması, uymaması halinde hukukî bir zorlanmanın muhatabı olabilmesidir. Gerçekten, niteliği hukuk devleti olan bir devlette, kamu yararı gözetilerek kişilere tanınmış olan bazı muafiyetler hariç, toplumda yeri, görevi, rütbesi, unvanı ne olursa olsun, kanun önünde eşitlik ilkesi gereği, kimse kurala uymamak hakkına sahip değildir, tersine herkes, kusurlu  davranışının  neden olduğu  ihlallerin sorumluluğuna katlanmak zorundadır. 
O halde, hukuk devleti, devletin kural koyan, kuralı uygulayan organı kişilerin, devletin hukuk düzeninin kurallarına kendiliklerinden uymalarını, uymamaları halinde, doğal olarak kuvvet-hukuk bağıntısının mümkün kıldığı ölçüde, zorla uydurulmalarını ifade etmektedir.

Devletin imzalayarak yürürlüğe koyduğu anlaşma hükümlerine uyması,  muhataplarını uymaya zorlaması  hukuk devleti olmanın zorunlu bir sonucudur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Avrupa İnsan Hakları sözleşmesini imzalamış ve ülkesinde yürürlüğe koymuştur. Anlaşma Devlete bir yükümlülük yüklemektedir. Yükümlülük, anlaşmada öngörülen hakların hem kişilere tanınmasıdır, hem de idarenin kişilere tanınan bu haklara saygılı davranmasıdır. Özellikle 2002 yılına kadar kadar ne yasama, ne de yürütme, anlaşmayı uygulamak konusunda gereken titizliği göstermekten yana olmuştur.  Gerçekten, 1924 Anayasasını bir yana bırakalım, 1961 ve 1982 Anayasaları Devletin insan haklarına saygılı / dayalı olduğunu söyleyerek açıkça "göndermede" bulunmuş olmasına rağmen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin hükümlerinin yerine getirilmesi konusunda, her nedense yasama da,  yürütme de gereken duyarlılığı göstermemiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargısının kabul edilmesi ve Avrupa Birliğine girme iradesinin kararlılık kazanması ile birlikte, Devletin tüm kurum ve kuruluşları, hukuk düzenini Avrupa Birliği normlarına uydurma çabası içine girmiştir. 


Böylece, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anayasasının 2. maddesine uygun olarak, yasaması ve yürütmesi ile birlikte, kendi serbest iradesiyle kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve eklerinin gereğini en azından kural koyarak yerine getirmiş olmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uzun yıllar uyulmaması, dolayısıyla demokratikleşme sürecinde meydana gelen gecikmeler, toplumumuzun bugün karşılaşılan çıkmazlarının başlıca nedenlerinden biri olmuştur. Unutmamak gerekir ki, Devlet, serbest iradesi ile imzaladığı uluslararası ilke anlaşmalarının, her ne saik altında olursa olsun, ülkede  yürürlüğünü sağlayarak uygulamasını yapmadığı takdirde, hukuk Devleti olma niteliğini zedelemiş olur. 

 

2002 yılı sonrası siyasi iktidarın bu konuda göstermiş olduğu çaba hukuk devleti ilkesine yaklaşılması konusunda ülkemizi bir adım daha ileriye taşımıştır. Sivil Anayasa çalışmalarının hızlandırılıp bir an evvel yürürlüğe girmesi ile birlikte bu çalışma tamamlanmış olacaktır. Bu nedenle tüm muhalefet partilerinin siyasi kaygılarını bir kenara bırakarak sivil Anayasa konusunda siyasi iktidarın yanında yer alması, Anayasa çalışmalarına toplumun her kesiminin katılımının sağlanması ülkemizin hukuk devleti ilkesine tam olarak ulaşılabilmesi için zorunludur.   

Hukuk devleti, hukuka bağlı devlet yönetimi, keyfi devletin, keyfi devlet yönetiminin karşıtıdır. 
Hukuk Devleti, koyduğu kurala en başta kendi uyan, uymayanı da zorla uyduran devlettir.
Bir Hukuk devletinde, kamu erkini kullanan herkes, egemenliğin mutlak sahibi ulusa, bağımsız mahkemeleri önünde hesap vermek zorundadır. Siyasi sorumluluk, ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Böyle olunca, bir devlet düzeninde, ceza müeyyidesi, idare edilenler yanında, aynı koşullarda idare edenlere de uygulanabiliyorsa, elbette uygulanabildiği oranda, o devlet bir hukuk devletidir. Bazı kısıtlayıcı muafiyetler olmakla birlikte, ülkemiz,  bu açıdan,  özellikle 2002 yılı sonrası dönemde Anayasanın öngördüğü hukuk Devleti ilkesini azami oranda sağlamaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf olan Devlet, gerek 1961 gerekse  1982 Anayasası açıkça göndermede bulunmasına rağmen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargısını kabul edinceye kadar, söz konusu bu sözleşmeyi görmezlikten gelmiş, uygulamamıştır. Böylece, Kanun koyucu, kendi koyduğu kurala uymayarak hukuk Devleti ilkesini ihlal etmiştir. Bu nedenle sivil Anayasa hazırlıklarının bir an evvel tamamlanması, muhalefet partilerinin siyasi kaygılarını bir kenara bırakarak sivil Anayasa çalışmalarında iktidarın yanında yer alması, Anayasa’nın hazırlanma aşamasına toplumun her kesiminden kişilerin katılımının sağlanması hukuk devleti ilkesini tam anlamıyla gerçekleştirmemiz için zaruret taşımaktadır.  

Facebook Yorumları

Yorumlar

Bu köşe yazısına henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...

Yazarın Son Yazıları

Hukuk Devleti
22.12.2015